17 Temmuz 20263 dk okuma

Hayatın Bilinmezliği ve Eski Sevgili Felsefe

Son günler, yani son zamanlar —ki nereden itibaren “son”, “önce” ya da “yakın–sonra” diyebileceğimi bilmiyorum— açıkçası pek iyi de hissetmiyorum. Bu hissiyat bilinmezlikten mi, yoksa bilinmezlik bu hissiyattan mı, bilmiyorum; ancak her iki durum da bünyemde var.

Bilinmezlik demişken, bu yalnızca tarihlendirme anlamında değil, hayatın kendisine yönelik bir bilinmezlik tavrıdır. “Bilinmezlik”, kök anlamı itibarıyla “bilmek”ten gelen, nesneye yönelik bir olumsuzlaştırma anlamı taşıyan kelimedir. Evet, nesneye yönelik olan bu tek kelime, Türk dilinin içinde bulunduğumuz ahvalin ne olduğunu tek bir kelimeyle anlatabilecek sözcükler bakımından zenginliğini de gösterir.

Kısaca hayatın kendisine yönelik bilinmezlik, onunla ilgili bilgi yoksunluğu ya da ona yönelik bilgi yabancılaşmasıdır. Buradaki yabancılaşma ise öznede bulunan bilginin gerçeklikteki karşılığının yanlış olması; önceden doğruyken yanlış hâle gelmesi; doğru bilinirken yanlış olduğunun farkına varılması yahut bir sanıya sahip olunmasına rağmen bu sanının doğrulanabilir olmayışıdır.

Bu iki kelime öncelikli olarak karamsarlığı ve anlamsızlığı da içerisinde barındırmaktadır. Bu iki kelimenin öncülü olan karamsarlık ve anlamsızlık ise karamsarlığın anlamsızlığı içermemesi, ancak anlamsızlık kavramının karamsarlığı içermesi bakımından çok farklı bir ilişki ağıyla karşımıza çıkar.

Kısacası, bu terimlerin açıkladığım hâlleriyle hissedildiği günler yaşamaktayım. Nefes alış ve veriş süresince acı hissediyorum; bazen halsizlik tavan yapıyor. Gittiğim psikiyatristin beni anladığından şüpheliyim. Günlerdir aynı temaya, aynı mekâna sahip rüyalar görüp duruyorum. Rüyalar çok fazla absürt olmadığı sürece, gerçek ile rüyaları karıştırıyor; onları ayırt etmeye yönelik çabalarımda zorlanıyor veya başarısız oluyorum.

Üniversiteye başlamanın bunu çözeceğine yönelik bir inancım vardı. Evet, çözdü; ancak geri geliyorlar: sesler, rüyalar, hayaller, üzüntüler ve pişmanlıklar.

Eski bir sevgili bana huzuru ve huzursuzluğu birlikte veriyor: Felsefe.

O kitaplara baktığımda merak, tatmin duygusu ve huzursuzluk geliyor. “Ellerim kırılsaydı,” diye yazmıştım bir şiirimde, bu durumu açıklamak için. Kalbim ağırlaşıyor sanki. Bu durumdan kurtulmak için yeni eğlenceler edinmek de tatmin hissini vermiyor: yazılım, siber güvenlik, OSDev ve diğer şeyler... Hepsi zincirin birer halkası gibi sanki.

Zinciri boğazıma dolamışlar; çıkarmıyorlar ve gün geçtikçe daha da sıkıyorlar. Nefes alışlarım zorlaşıyor ve acı veriyor. O sırada, ona sadık kalmadığım eski sevgili bana sırıtıyor; hatamı ve pişmanlığımı yüzüme vuruyor.

“Hayallerim” diyemiyorum, hayalim kalmadı. “Rüyalarım” diyemiyorum, rüyalarım birbirinin aynısı oldu. “Günlerim” de diyemiyorum, hepsi birbirinden farklı oldu. Benim için geçen yıl ile şimdinin arasındaki tek fark, dijital ekrandaki farklılıktan ibaret.

Kötü olmamı isteyenler var; şaşırıyorum doğrusu. Bağrınıza basacağınız adam, “Düşmanını sev,” diye öğretti. Ancak ben sizin gerçekten düşmanınız mıydım, bilmem.

Gözlerimi nereye çevirsem eskinin hatıralarını, pişmanlığın halkalarını görüyorum. O sevgili, onu aldattığım için o kadar kızgın ki adamlarını peşime taktı: Pişmanlık, Huzursuzluk, Mutsuzluk, Hayal Kırıklığı...

Ne zaman kendimle baş başa kalsam donuklaşıyorum. “Hissizleşiyorum” demek belki yanlış olacak; zira bir şeyler hissediyorum: acı, keder ve pişmanlık.

Belki söylediklerimi sıralasak uzun romanların sayfalarını kaplar. Belki o kitabı biri alır, kendi hayatı için ders çıkarır. Ama bu neden değerli olsun ki?

İnsandaki değer anlayışı çok farklı ve çok anlamsız geliyor. Onlarca eksi, tek bir artının yüzü suyu hürmetine silinebilirken yüzlerce artı, tek bir eksiyle çöpe atılabiliyor. Tikel anlamda verdiğimiz değerler birbirinden farklı ve ölçülemez ise bunları nasıl karşılaştırabiliriz ki?

“Günler günleri kovalar da gece geceye bilgi verirmiş.”

Tanrı bu dizede ancak benim yukarıda söylediğim şeyleri söylüyor bana:

Günlerini birbirinden ayırt edemeyeceksin. Gecelerin pişmanlığın bilgisiyle harmanlanacak. Kendine kızacak, huzursuz olacak ve ancak bütün bunları çektikten sonra seni alacağım.

Ama nereye?

Tek istediğim mutlu olmak; ciddi anlamda mutlu olmak. Belki bir bağ evinde, gün batımını hayatımın ortağı olan bir kadın ve çocuğumla izlemek. O sırada çocuğuma hikâye anlatmak ve eşimin ellerinden tutmak.

Bu bulanık hatıra beni belki de canlı tutuyor.

Belki söylemenin yeri değil ya da tam yeri —bunun bir ortası yok— çocuk konusunda ikilemdeyim. Bir yanım biyolojik saatimin geldiğini, bir çocuğumun olması gerektiğini haykırırken; diğer yanım, kendi hissettiklerimi onun da hissedebilmesi ihtimalini düşünüp kendisini dizginleyen bir at oluveriyor.

Geçenlerde bir kız için şiir yazmıştım. Güzeldi aslında, gerçekten güzel. Duygularımı ve ona karşı hissettiklerimi güzelce yansıtmıştı, galiba.

Önceki yazılarda olduğu gibi burada teknik bir bilgi ya da ana bir konu bulunmamaktadır. Burada yazılanlar, şahsımın insan olmasından kaynaklanan iletişim arzusunun bir çağrısıdır.