2 Aralık 20259 dk okuma

Tanrı Nedir?

İnsanoğlu uzun yıllar tapındığı, ondan isteklerde bulunduğu Tanrı veya tanrıların üzerine çok defa ancak yalın düşündüğü ortadadır. Tanrıların eylem, görev ve özelliklerinin neler olduğu yani kısaca mahiyetinin yani ne-olduğu üzerine belki de medeniyet tarihi kadar eski tartışmalar olmuştur. Bu yazımızda Tanrı kavramının özet bir tarihçesine ve bu yazının yazarına sorulan Tanrı anlayışının ne olduğuna cevap verilecektir. 

Geçmişten Günümüze Tanrı

İnsanoğlu korku ile harmanlanmış merak duygusundan hareketle şeyleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmışlardır. Gün içinde duydukları sesleri önceleri canavarlara bağlayan insanoğlu gerçeklikten kopuk ilk nedenler zinzirini keşfetmiş ve merak ettikleri şeyleri bilimden kopuk birer efsane ile açıklama girişiminde bulunmuşlardır. Ardından bu efsaneler sistemi büyümüş buna oranla büyüyen toplum bugünki anlamıyla ilk tanrıları oluşturmuş. Toplum içinde olan insanlarım meşgul oldukları konular sayısınca tanrılar düşünmüşler ve o meşguliyet alanlarında başarılı olabilmek için bu tanrıların sevgisi için çabalar olmuşlardır. Aşkta başarı için Aşk Tanrı’sına, tarlaları yağmur isteyince yağmur için Göklerin Tanrı’sına, Gemicilik gelişince ve gemi seferlerine çıkınca Deniz Tanrı'sına dualar edilmiş. Ardından bu tanrıların hangisinin daha büyük yani güçlü olduğunu belirleyen “Panteon” adını verdiğimiz birlikler ortaya çıkmıştır. Bu panteon içinde en büyük Tanrı genellikle baştanrı olmuştur. Bu baştanrı ya bu hakkı kazanmış -Zeus’ta olduğu gibi kendisi babasını devirerek kendi panteonuna hükmetmiştir. Az önce bahsedildiği gibi her bir tanrının görevi ve buna bağlı eylemleri de bir çeşitti. Yani Göklerin Tanrı’sı için yağmur yağdırmak, havanın güneşli olup olmadığını belirlemek yani hava ile ilgili şeylere karar vermekti. 

Ancak daha sonlaraları insanoğlu bu tanrılar konseptini önceleri ikiye düşürdü ve bunlardan birine iyilik diğerine kötülük adını vererek dünyadaki iyi şeyleri ve kötü şeylerin kontrolünü onlara verdi. Bu tür tanrı panteonları yani ikili-panteonlarda iyiliği temsil eden eylemler ile kötülüğü temsil eden eylemler bu iki tanrı arasında kendilerinin iyi yada kötü olması bakımından dağıtılmıştır. 

Ardından ise tektanrıcı yani panteon kavramından uzak anlayışlar ortaya çıkmıştır. Bu tanrı anlayışında Yüce Tanrı adıyla anılan tanrı, yukarıda bahsettiğimiz çoktanrıcı panteonlardaki tanrıların eylemlerinin tamamını yani Göklerin tanrısı, Aşkın tanrısı, Kaderin tanrısı, Demircilerin tanrısı, Savaş tanrısı vs tüm tanrıların özellikleri, eylemleri ve görevleri tek bir tanrıda bir araya geldi. 

Tüm eylemlerin tek bir tanrıda toplanmasından sonra yine tek bir tanrıda toplanan ancak persona yani kişilik sahibi tanrı anlayışı çıktı. Buna göre çoktanrıcı panteonların tüm eylemlerini kendi bünyesinde barındıran tanrı esas itibariyle bu eylemleri üç kişilik yani persona altında sınıflandırır. Bu personalardan her biri kendi görevini ve eylemlerine sahiptir. Yani Tektanrıcı tanrı anlayışındaki düzensiz ve çok olan eylemler ve görevlerin bu personalı tanrı anlayışında bir düzene oturduğu görülmektedir. Bu tanrı anlayışının en büyük temsilcisi Hristiyanlıktaki teslis anlayışıdır. Bu anlayışa göre Tanrı üç personaya sahiptir. Baba ismindeki persona, Yaratıcı, Kudret sahibi ve cezalandırıcı iken Oğul personası, merhamet sahibi, meleklerin yöneticisi, yeryüzünde göksel krallığı kuracak olan kral vs, Diğer ise Kutsal Ruh yani tanrının etkin kuvveti, İnsanların dertlerine derman olan kiliselerdeki görünmez dinleyici. 

Hristiyanların teslisinden sonra İslam bu yazı bağlamında klasik sayılacak tektanrıcı anlayışa bir dönüş yaptı. Yani personalı tanrı anlyışından yüz çevirip tanrının eylemleri arasında bir ayrıma veya sınıflandırmaya gitmeyen tanrı anlayışına sahip oldu. İslam içinde Kur’anın iradesine uygun olarak bu “sıfatların“ -artık bizim eylem, görev ve özelik dediğimiz şeye böyle diyecekler, birer gerçekliğe sahip olduğunu söyleyen ana akım görüşler ile bunların sadece yalın birer isimlendirme olması gerektiği veya gerçeklikte yansımasının olmadığını iddia eden görüşler ortaya çıkmıştır. Bu iki kutuptan ikincisine yakın olan ancak köklerini Aristoteles ve diğer Antik Yunan filozoflarından alan bir zümre daha vardı, Meşşailik. Bu görüş tanrının basit olduğunu yani özü ile ne-olduğu anlamındaki mahiyetinin özdeş olduğunu iddia etmiştir. Bu ise onun mutlak anlamda tek bir parçası olduğu anlamına gelmektedir.

İlahi Basitlik ve İlkeleri

Yukarıda da açıklandığı gibi İlahi Basitlik anlayışını tanrının parçasız, basit bir varlık olduğunu dolayısıyla tek bir eyleminin bulunduğu bunun ise fark adlandırmalara maruz kalsa da var olmak olduğunu iddia etmişlerdir. 

Bu görüşün anlaşılabilmesi için onun ilkelerine göz atmak gerekir. Ancak öncelikle ilke derken neyi kastetiğimizi açıklamalıyız. Ben ilke derken; 1)Şeylerin kendisinden çıktığı, kendisi aracılığıyla var olduğu ve kendisini önceleyen önerme veya varlık, 2)Bir önermeler zincirinin ilk önermeleri veya 3)Esas nokta, merkez nokta. Bu bağlamda İlahi Basitliğin ilkelerinden kastımız onun önermelerinin dayandığı ilk önermeler veya onun zeminini olarak adlandırabileceğimiz noktalarıdır.

İlahi Basitliğin ilkeleri esasında iki zıtlık üzerine inşa edilmektedir. Bunlar varlık-mahiyet, Zorunlu ve Mümkün varlık zıtlıklarıdır. 

Varlık-Mahiyet

Bunlardan ilki yani şeylerin var olması ile ne-olduklarına dair mahiyetlerinin iki ayrı parça olduğu ve dolayısıyla şeyin özünde temelde iki tür eyleminin olduğu anlamına gelir. Bunlar; var olması ve mahiyetine dayalı eylemleri. Varlık ve Mahiyet ayrımını zihinlerimizde daha da açık kılabilmek için bir örnek vermek gerekirse, aklımızdaki kalem mahiyeti yani kalemin özü ve onu diğer türdaşlarından bağımsızlaştıracak ilavi nitelikleri ile beraber X kalemini düşünelim. Bu X, kırmızı bir plastikten yapılmış olan kırmızı mürekkep ile yazmaktadır. Bu kalem şu anda bizim zihnimizde bir varlığa sahiptir ancak gerçeklikte hiç bir varlığa sahip olmadan vardır. Bu bağlamda bu x kalemini biz var olmadan da düşünebilmekteyiz(Unutulmamalıdır ki biz bu bağlamda var olmayı zihnimizden bağımsız tahayül etmeliyiz). Bu ise bir şeyin düşünülebilir olması ile var olması arasında herhangi bir zorunlu ilişkinin olmaması anlamına gelmektedir. Ancak Mahiyetten varlığa böyle bir zorunluluk olmasa da varlıktan mahiyete zorunlu bir ilişki vardır. Yani var olan bireysel tözün ne-olmaklığa sahip olmasının zorunlu olduğu bizim zihinlermize açıktır. Bu kapının dışında duyduğumuz bir sesin ne dediğine veya ne sesi olduğuna kısaca formuna veya mahiyetine bakılmaksızın var olmasının bir getirisi olarak bunlardan birinin illaki olacağı şeklinde zihminizin güçlü bir inancı vardır. Bu zihnin ilkelerden biridir. Kısaca var olan şeylerin en temelde iki parçası vardır. Bu da bireysel tözün basit değil türemiş bir varlık olduğu anlamına gelmektedir. Eğer mahiyet zorunlu bir şekilde var olmayı içermiyorsa bunca şeyler nasıl var oldu sorusuna ise Mahiyeti zorunlu bir şekilde varlığı içeren ve bu ikisi birbirine özdeş olduğu bir varlık fikri ortaya atılmıştır(Eğer bu iki parça birbirine özdeş olmazsa kendisi nedenli olacaktır. Nedenli bireysel tözün mahiyetinde ise var-olmasını zorunlu kılacak bir öğenin bulunmaması gerekir. Çünkü böyle bir varlık kendisini önceleyen ve kendisinin var olmasını sağlayacak koşul ve nedenlere sahiptir. Bu iki parçanın bir araya gelme nedeni yani gayesel nedeni, onları bir araya getiren etkin kuvvet yani fail neden). 

Zorunlu-Mümkün Varlık

Yukarıdaki bahsetiğimiz gibi birleşik varlıklar esasında iki temel parçaya sahiptir. Bu parçalardan mahiyet zorunlu bir şekilde varlık veya var-olmayı içermiyorsa kendisi veya kendisini düşündüğümüz an var olmasını da zorunlu bir şekilde kabul ettirmiyorsa kendisi mümkün varlıktır. Bu etrafımızdaki nesnelerin durumu gibidir. Onları zihnimiz düşünürken zorunlu bir şekilde var olmalarını düşünmez. Mümkün varlıklarda bu varlık kazandırıcı anlamındaki varlık parçası ya kendisindendir - ki az önce bunun olmadığını söyledik, ya da bir başka şeydendir. Eğer bir başka şeyden ise ona nereden gelmiştir? Yine ya kendisi ya da başka bir şeyden. İşte mümkün varlıklara yönelik bu var olma ile alakalı sorunun sonsuza kadar gitmemesi için filozoflar varlığı kendi özünden(mahiyetinden) gelen bir varlık tanımlamak istemişler. Bu varlık özü varlığın kendisi içermesi bakımından mümkün varlıklardan ayrıdır. Dahası kendisinde özü ile varlık mutlak anlamda özdeş olmak zorundadır. Çünkü ilk olarak biz birleşik varlıklardan ontolojik olumsallaştırma ile basit bir varlık fikrine ulaşabiliyoruz. Basit varlık, yukarıda anlatıldığı haliyle birleşik varlığın parçalı veya çoklu fiil halinin zıttıdır. Yani kendisi parçasız, bir bütün değil tümden tüme tek olandır, çünkü bütün parçalardan oluşur. İkinci olarak ise eğer kendi özü hem varlığı hem de ilaveten diğer nitelikleri de içerdiği düşünülebilir. Ancak bu durumda o parçalı bir varlık olması bakımından birleşik bir varlık olacaktır. Bu ise onun bu özüne dair formel neden sorgulamasına ve bu ilgili özün parçalı olması anlamında bu öze yönelik niçin bir araya geldi, bir araya getirici etkin kuvvet neydi vb soruların sorulabilmesine yani kısaca ilkeli veya nedenli olmasına yol açmaktadır. Biz zorunlu varlık için varlığı kendisinden olan demiştik böyle bir durumda yukarıda tahayül ettiğimiz varlık için bunu da söyleyemeyiz. Çünkü var olabilmesi için bazı ilke ve nedenlere sahip olan bir varlık bu ilke ve nedenlere kendi varlığını borçlu olacaktır. 

Bir İsimlendirme Tanrı veya Varlık

Bizim Tanrı dediğimiz şey bu bağlam içinde özü varlık olan veya mahiyeti mutlak varlık olandır. Tanrı, tüm mümkünlerin var olmasını sağlayan varlık anlamındadır. İşte bu açıdan bakıldığında Tanrı’nın esasında Varlık veya Spinozacı Töz’ün bir isimlendirmesi olduğunu görüyoruz. Bu isimlendirme esasında dinlerin tanrısı ve felsefenin tanrısı arasındaki farktan doğmaktadır. Yukarıda bahsedildiği şekliyle dinlerin tanrısı, birden fazla niteliğe ve eyleme sahipliğinden doğan bir eylemselliği vardır. Bu eylemsellik insanın gündelik hayatına yönelik ya duaları dinleme- cevap verme ya doğal süreçleri yürütme ya da var olanları yaratmaya yöneliktir. İnsanoğlu tanrıyı hem isteklerimizi dinleyen ve bunları yerine getirmek için uğraşan bir baba hem doğal olaylarını da içeren ancak esasında tüm hareketin kaynağı olan bir hareket ettirici hem de varolanları yaratan bir figür olarak görmektedir. Bunun yanında felsefe doğadaki hareketin ilke ve nedenlerini, varlığa gelişin nedenleri ve esasında bizi dinleyecek bir otoritenin var olup olmadığına yönelik sorgulamalarıyla Tanrı figürünün bu geleneksel algısına yönelik şüpheler duymaktadır. Bazıları onu sistemlerinden tamamen dışlamış bazıları ise felsefesindeki bazı ilk ilkeleri -veya hepsini, Tanrı ismiyle anmıştır. Bazıları ise gerçekliğin güvenilir olması için Tanrı’ya bel bağlamış bir başkası da ahlaki motivasyon ve değerleri tanrıya bağlamıştır. İşte filozofların tutumu genelde kendi sistemlerindeki bir öğeyi tanrı ismiyle anmak olmuştur, ancak bazıları bunun tanrısız da olabileceğini fark ettiklerinden dolayı onu tamamen uzaklaştırmıştır. Ancak bu uzaklaştırma genellikle isimlendirme olmuştur. Çünkü genel anlamıyla felsefenin tanrısı klasik tanrı anlayışından uzak bir anlayıştır. Aslında ortak olan tek nokta isimlendirme ve ona yönelik övücü sözlerdir. Mesela yukarıda bahsedilen sistemde Tanrı isimlendirmesini çıkardığımızda hiçbir şey değişmeyecektir. Mutlak Varlık; zorunlu varlıktır yani özü mutlak anlamda varlıktır, tektir, mümkünlere varlık anlamı katandır vb. Yani yukarıda İlahi Basitlik adıyla Tanrı’yı anlamlandırdığımız tüm şeyleri burada varlık ismiyle andığımıza da verebiliriz. Burada yapılan tek şey bir isimlendirmeden ibarettir. Ancak bu isimlendirmeyi yapmasak da bu mutlak varlık veya Varlık’a yönelik övgü dolu sözler söylenecek ve duyulan saygı ve özlem azalmayacaktır. 

Nitekim öyle de olmuştur. İster Varlık, ister Tanrı istersen de Töz de yüceler yücesinin namı eksilmez, artmaz. O mutlak anlamda kâmil olandır, hareketsiz hareket ettiricidir. Mümkünlerin hareketi kendi özlerinden kurtulup o olmaktır. O olmak ise kâmil olmaktır. 

Sonuç veya Dipnot

Sonuç itibariyle Tanrı kavramı insanoğlunun ilk zamanlarından süre gelen korku ile harmanlanmış merak duygusunun ve açıklama istencinin kapısını çaldığı ilk isimlerdendir. Dinlerin algısında kendisi her şeye gücü yeten olmaktan tut bir tanrısal panteon’da alt veya üst sıralarda olmaya kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. İbrahimî dinlerin ikisinde kendisi bir çok niteliği sınıflama olmaksızın taşırken birinde üç sınıflandırma ve adlandırma vardır. Ancak tüm bunlar geleneksel tanrı tahayülünün bir yansımasıdır. Bizim yukarıda anlatığımız İlahi Basitlik anlayışının mutlak varlıkçı yaklaşımı ise Tanrı’yı mutlak anlamda varlık olarak görmesi anlamında Spinozacı panteizme yaklaşmıştır. Bu anlayışın kanıtlanması için İlahi Basitlik anlayışının ilke ve nedenlerinden hareketle zorunlu bir sonuca varıldığı yukarıda anlatılmıştır. Bu anlayışın zorunlu sonucu az önce de bahsedildiği gibi spinozacı panteizm olsa da kendisi mekanikçi bir anlayışta olması zorunlu değil, aksine İlahi Basitlik anlyışını savunanlar telolojik bir bakış açısındaydılar. Nitekim mutluk varlıkçı altgörüş savunuru da aynı bakış açısındadır. 

Bu yazıda kaynakça olarak: Aristoteles - Metafizik, Ömer Türker - İslam Düşünce Gelenekleri, Sharon M. Kaye - Ortaçağ felsefesi, Egemen Kurtoğlu - İslam Felsefesi(Youtube Serisi) , Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi, İbn Sina - İlahiyat.

Bu yazıyı yazmama bilinçsizce de olsa sebebiyet veren Deniz Locke adlı kardeşime, Kemalist Malatyalı mahlaslı yoldaşıma ve Twitter’daki diğer canlara selam olsun.